Sosyolojinin Doğuşu, Ortaya Çıkışı

Sosyoloji, kürsü olarak 19. yüzyılda kurulmuştur. Sosyolojinin 19. yüzyılda akademik bir disiplin olarak doğuşu, uzun zamandır süregelen değişimlere ve bu değişimlerin ardından gelen yıkımlara doğal bir tepkidir.



Şöyle ki insanlar, binlerce yıldır içinde yaşadıkları grupları ve toplumları gözlemlemiş ve bu konuda çeşitli fikirler ileri sürmüşlerdir. Her ne kadar insan davranışını şekillendiren toplumsal etkenlerin incelenmesi Antik Yunan'a kadar uzansa da bilim olarak sosyoloji yaklaşık 200 yıl önce ortaya çıkmıştır. Batı'da 16. yüzyıldan itibaren dinsel, siyasal, bilimsel ve felsefi düşünceler değişmeye başlamış, Rönesans ve Reform hareketlerini izleyen Aydınlanma Dönemi, Fransız İhtilali'nin ve Endüstri Devriminin gerçekleşmesinde etkili olmuştur. 18. yüzyılın sonlarında yaşanan Fransız Devrimi ile mevcut toplumsal yapı yıkılmış, kaos ve düzensizlik meydana gelmiş, 'bireyler Orta Çağ'ın görece düzenli ve daha huzurlu günlerini arar olmuştur' (Vander Zanden, 1996:9).

Bunu izleyen Endüstri Devrimi ise başta ekonomik ve endüstriyel yapı olmak üzere aile, eğitim, tabakalaşma gibi toplumun temel kurumlarını ve yapısal özelliklerini değiştirmiştir. Bu gelişmeler sonucunda Avrupa toplumunda büyük ölçekli değişmeler yaşanmış, laikleşme, kentleşme ve endüstrileşme hızlanmış, nüfus artmış, sınıfsal yapı değişmiş, kısacası yeni bir toplum yapısı meydana gelmiştir. Yaşanan bu büyük dönüşümle kırsal, bütünleşmiş, durağan toplum yapısı kentsel, kozmopolit, hızla değişen bir yapıya dönüşmüş; geleneksel toplumların yerini modem toplumlar almıştır. Sosyolojinin ortaya çıkmasındaki en büyük etken bu geniş çaplı değişim ve dönüşümdür.



İlk sosyolojik analizler, nelerin ve neden değiştiğini ortaya koymaya ve gelecekte toplum yapısının nasıl olacağını tahmin etmeye çalışan analizlerdir (Coser vd.1983:21). Bir yandan yaşanan bu değişimler karşısında insanların toplumsal yaşamla ilişkili sordukları ve yanıtlayamadıkları sorular, diğer yanda bilimsel devrimle birlikte doğa bilimlerindeki gelişmeler ve bilimsel yöntemin yaygınlaşması, bu sorulara bilimsel yöntemle cevap bulunabileceği düşüncesini doğurmuştur (Kornblum ve Smith, 2008:7). Doğa bilimleri, sorduğu sorulara tekrarlı gözlemlerle, dikkatli tanımlamalarla, muhtemel açıklamalar içeren teorilerin geliştirilmesi ve bu teorilerin sınanması yoluyla cevaplar bulmakta, doğal olguları açıklamakta ve geleceğe yönelik tahminlerde bulunmaktadır. Yaşanan kaos ortamında sosyolojinin öncüleri toplumla ilgili sorulara cevap bulmak için de doğa bilimlerinin kullandığı yöntemlerin kullanılabileceğini, böylece nasıl doğa bilimciler doğa kanunların ortaya çıkarıyorlarsa, toplumsal yaşamın kanunlarının, yani toplumsal yapıdaki düzenliliklerin de ortaya konabileceğini düşünmüşlerdir. Böylece, yaşanan bu büyük toplumsal dönüşümlerin oluşturduğu soruların bilimsel yöntem kullanılarak cevaplanması çabası, bilim olarak sosyolojiyi doğurmuştur. Auguste Comte, toplumun bilimsel olarak incelenmesini sosyoloji olarak adlandıran ilk düşünürdür ve bu nedenle sosyolojinin isim babası olarak bilinir.

Sosyolojinin doğuşunda üç temel olay belirleyici bir rol oynamıştır. Bunlardan biri doğa bilimlerinde ve felsefi düşüncede yaşanan gelişmeler, diğer ikisi de 1789 Fransız Devrimi ve Sanayi Devrimi’dir. Özellikle iki devrimin sonuçları bakımından sosyolojinin doğuşuna zemin hazırladığı söylenebilir. Çünkü bu iki devrim, dönemin filozof ve bilim insanlarının görmezden gelemeyeceği kadar geniş çaplı etkilere neden olmuştur. Sosyolojinin kurucu düşünürleri, bir yandan adı geçen devrimlerin yarattığı yeni sosyal gerçekliği çözümlemeye çalışırken diğer yandan bu devrimlerin neden olduğu yıkımlara çözüm bulmaya çalışmışlardır.



Sosyolojik Düşüncenin Doğuşu

M.Ö. 300’lü yıllarda Aristoteles “İnsan, sosyal bir canlıdır.” derken elbette bugün sosyolojinin alanına dâhil edebileceğimiz bir yargıyı dile getirmekteydi. Ne var ki bu ve benzeri yargılar sosyolojinin kökeninin Antik Yunan’a ya da benzeri yargıları bulabileceğimiz daha eski öğretilere kadar uzanabileceğini kanıtlamaz.

Düşünce tarihinden miras kalan yargı ve düşünceler toplum üzerine eskiden beri kafa yorulduğunu gösterir. Birlikte yaşama deneyimi üzerine düşünme insanlık tarihi kadar eskidir. Düşüncenin bütün yazılı ve sözlü tarihi bunu kanıtlamaktadır. Mesela; Eski Yunan’dan beri felsefeden doğan ahlak ve siyaset felsefeleri uzun zamandan beri insanların nasıl yaşaması ve nasıl yönetilmesi gerektiği üstüne önemli öğreti ve görüşler geliştirmişlerdir. Tüm bu görüş ve öğretilerin odaklandığı konular sosyolojinin alanına girse de ne ahlak ne de siyaset felsefesine sosyoloji diyemeyiz. Çünkü felsefe toplumsal düzenin ve insan davranışlarının nasıl olması gerektiği üzerine düşünceler üreten bir etkinliktir.19.yüzyıla kadar toplumsal olaylara duyulan ilgi felsefi düzeyde kalmıştır. Toplumsal olay ve olgular üzerine düşünme, inceleme ve araştırmanın bir disipline dönüşebilmesi için Eski Yunan’dan sonra uzun bir zamanın geçmesi ve köklü dönüşümler yaşanması gerekmiştir. Birlikte yaşama deneyimi üzerine düşünmenin felsefi düşüncenin tekelinden çıkıp “sosyoloji” adı altında görece bağımsız bir bilim haline gelebilmesi bir dizi tarihsel ve düşünsel gelişmelerin bir sonucudur. Yoksa hiçbir bilim, yalnızca birkaç düşünürün sadece ilgi ve çabasının bir ürünü olamaz. Elbette bilimlerin ortaya çıkıp şekillenmesinde bilim insanlarının özel katkıları vardır fakat bilimlerin özellikle de sosyal bilimlerin ortaya çıkışında tarihsel koşulların ve toplumsal sorunların daha belirleyici bir rol oynadığı yadsınamaz.



Düşünürler de bu koşullar ve sorunlar üzerine kafa yorup karşılık verdiklerinde yeni bir bilimin mucidi olma hakkını kazanırlar. O hâlde sosyolojinin de tüm diğer bilimler gibi bir doğuş yeri, zamanı ve bilimler tarihinde özgün bir konum edinmesine katkıda bulunan düşünürleri vardır. Sosyolojinin doğuşunu hakkıyla kavrayabilmek için onun arkasındaki tarihsel etkenlerin, toplumsal koşulların ve düşünürlerin oluşturduğu zemini belirginleştirmek gerekir.

Bu tarihsel arka plana kabaca bakıldığında, Avrupa’da Rönesans ve Reform hareketleri ile birlikte köklü bir zihinsel, sosyal ve siyasal dönüşümün ilk adımının atıldığını görüyoruz. Bu hareketlerin sonucu olarak Orta Çağ boyunca hüküm süren mezhep bütünlüğü ve görece siyasal birlik parçalanmış ve Avrupa, yüzyıllar boyunca sürecek olan ve bugün modernite diye adlandırdığımız yeni bir tarihsel döneme girmiştir. Bu dönem boyunca Avrupa’nın tanık olduğu pek çok değişme ve gelişme doğrudan ya da dolaylı olarak sosyolojinin doğuşuna katkıda bulunmuştur: Coğrafi keşifler ve sömürgecilikle birlikte Batının zenginleşmesi, sermaye birikimi ve kapitalizm, 1789 Fransız Devrimi, Sanayi Devrimi, kentleşme, kırdan kente göç vb. Bu gelişmelerle birlikte toplumsal düzenin bozulmasıyla oluşan kaos ortamında 19. yüzyıl düşünürleri toplumsal düzenin yeniden nasıl kurulabileceği sorusu üzerinde durmuş ve "toplum nedir?", "toplum neden şu anda var olduğu gibi yapılanmıştır?", "toplumlar neden ve nasıl değişirler?" gibi sorulara cevaplar bulmaya çalışmışlardır (Giddens, 2008:45).

Bu olayların sonuncunda dönemin düşünürlerini meşgul eden temel sorunlar ortaya çıkmıştır; toplumsal yapı parçalanmış, toplumsal istikrar bozulmuş ve insanlar arasında geleceğe dair büyük bir endişe hâkim olmaya başlamıştır. 19.yüzyılda sosyolojik düşünce aslında dönemin düşünürlerinin bu sorunlara yönelik geliştirmeye çalıştıkları çözümlerle birlikte şekillenmiştir.

- Sosyolojinin doğuşuna etki eden faktörler nelerdir?

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve "Sosyolojiye Giriş" Dersleri Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Diğer Ders Notları (Ömer YILDIRIM), MEB Sosyoloji Ders Kitabı, Açıköğretim Ders Kitabı