Genetik ve Davranış Arasındaki İlişki

Psikolojide süregelen en önemli tartışmalardan biri davranışın şekillenmesinde çevrenin mi yoksa doğuştan getirilen özelliklerin mi etkili olduğu tartışmasıdır.



Bu tartışmada davranışçı görüşü savunan bilim adamları doğuştan gelen bireysel özellikler ne olursa olsun çocuğun yetiştiği çevrede birçok şeyi öğrenebildiğini ve doğuştan gelen özelliklerinin etkisini en aza indirebildiklerini ileri sürmektedirler. Doğuştan gelen biyolojik unsurların daha önemli olduğunu savunan araştırmacılar ise insanların doğuştan gelen sınırlarının ötesine geçemeyeceklerini, insanın davranışlarını belirleyen temel unsurların biyolojik yapıyla sınırlı olduğunu vurgulamaktadırlar. Bugün gelinen noktada; insanların biyolojik olarak doğuştan getirdikleri, onların neleri yapıp yapamayacakları ile ilgili olarak alt ve üst sınırlan belirler.

Bu sınırlar dahilinde bireyin belli bazı davranışlarını ve yeteneklerini geliştirmesi, içinde bulunduğu çevreye göre şekillenir. Bir bakıma doğuştan getirilen belli bazı hastalıklara ilişkin yatkınlık içinde bulunulan çevrenin etkisiyle daha baskın hale gelebilmektedir. Bir bakıma doğuştan gelen özellikleri bir kibrit alevine benzetirsek kibriti yakıp mermer zemine ya da saman dolu bir zemine atmak arasında sonuçlan itibariyle farklılık olacaktır. Benzer eğilim ya da örneğin belli bazı hastalıklara karşı zaafiyet, yaşanılan çevrenin etkisiyle üst boyutlara taşınabilecektir.



Yukarıda da bahsedildiği üzere insanlar doğuştan getirdikleri ve sonradan çevreden kazandıkları ile birlikte farklı kişilik ve davranış özellikleri sergilerler. Saç rengi, saçın kıvırcık ya da düz olması, benzer alerjik duyarlılıklar, göz rengi gibi birçok davranış kalıbı da ailede bir sonraki nesle aktarılabilmektedir. Kalıtım olarak adlandırılan, insanları ya da diğer canlıları diğerinden ayıran bu kalıtsal özelliklerin bir kuşaktan diğerine geçişini inceleyen bilim dalına genetik adı verilir. Bu aktarımı ve doğuştan gelen kalıtsal özelliklerin davranıştaki etkisini daha iyi anlayabilmek için insanda genetik yapı ve onu oluşturan altyapılara yakından bakmak gerekir. insanda genetik yapıyı kromozom adı verilen ve insanı oluşturan en küçük birim olan hücrenin çekirdeğinde yar alan 46 adet düz bir şekilde sıralanmış gen veya kalıtım ünitesi oluşturmaktadır. Bu gen topluluğu sayı ve yapısı itibariyle türler arasında farklılıklar göstermektedir. Genlerin varlığı ilk kez 1865'de Gregor Mendel adlı bir keşiş tarafından ortaya atılmıştır. Mendel'in bitkilerin melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneylerine kadar, soya çekim ve ana-baba özelliklerinin

Genlerin varlığı ilk kez 1865'te Gregor Mendel adlı bir keşiş tarafından ortaya atılmıştır. Mendel'in bitkilerin melezleşmesiyle ilgili gözleme dayalı deneylerine kadar, soya çekim ve ana-baba özelliklerinin sonraki nesillere aktarımının rast gele olduğuna dair bir inanış bulunmaktaydı. Mendel'in ünlü bezelye deneyleriyle birlikte, insanları diğerlerinden ayırıcı özelliklerin ve soya çekimin gen adı verilen birimlerin belli bir uygunlukta bir araya gelmesinden oluştuğu anlaşıldı. 20. yüzyılın başlarında genlerin bir ince ip şeklinde dizildiği, genleri taşıyan renkli cisimler olan kromozomların varlığı saptanarak bu yolda önemli bir aşama kaydedildi. Günümüzde nesilden nesile aktarılan gen adı verilen kromozomlar üzerinde yerleşmiş organik birimler aracılığıyla olduğu bilinmektedir. Kromozom sayısı türün gelişmişliği ve karmaşıklığıyla ilgili bir kavram değildir. Örneğin farelerde 20, maymunlarda 27, tavuklarda 39 çift kromozom bulunmaktadır.



Kromozomlar ve genlerin ana yapısı deoksiribonükleik asit oluşturmaktadır. Kısacası DNA olarak adlandırılan bu yapı birbirine sarılmış helezon şeklinde duran karmaşık bir moleküler yapıdır.



Yeni bir organizmanın şekillenmesinde cinsiyetinin, saç ve göz rengi gibi fiziksel özelliklerinin diğer kuşaklara geçişi, kromozomlardaki DNA moleküllerinin içerdiği aminoasitlerin kendi aralarında değişik biçimlerde bir araya gelerek oluşturdukları genetik şifreye göre sağlanmaktadır. Bu genetik geçiş sırasında kromozom hataları ve bazı sakat genler, genetik hastalıkları ortaya çıkarabilmektedir. İnsanlarda baskın ve çekinik genler bulunmaktadır. Eğer bir gen, yanında ve diğer genlerde bu özelliğe ait kalıtım özellikleri bulunması bile tek başına, mutlaka kendi özelliğini diğer genlere baskın hale geçiriyor ve dış görünüşe yansıtıyorsa baskın gen olarak adlandırılır. Bunun tam tersi şekilde, yalnızca gen ikilisi veya ancak diğer benzer genlerle bir araya geldiğinde dış görünüşte bir farklılık yaratabiliyorsa çekinik gen olarak tanımlanabilir.

Çekinik genler sürekli olarak baskın genler tarafından perdelenmektedir. Annesinde ve babasında baskın kahverengi göz (K), ve çekinik mavi göz (m) geni bulunan bir çocuğun bu eşleşme sonucunda KK, Km, Km olmak üzere %75 kahverengi gözlü ve sadece % 25 mavi gözlü (mm) olma ihtimali bulunmaktadır. Bunun yanında baskın kahverengi göz ve çekinik mavi göz geni taşıyan çocukta (Km) ilerde çekinik mavi göz geni taşıyan kahverengi gözlü (Km) birisiyle evlendiğinde mavi gözlü (mm) bir çocuk sahibi olabilme şansı bulunmaktadır. Öte yandan belli bir hastalıkla ilgili olarak anne ve babanın da taşıyıcı genlere sahip olduğunu düşünürsek çocukların bu hastalık genlerinden ne ölçüde etkileneceği aşağıdaki şekilde gösterilmektedir. Bu sebeple akraba evliliklerinde belli bir hastalığa ilişkin çekinik genlerin bir araya gelerek baskın hale gelmesi sakat doğumları ortaya çıkarmaktadır.

Ayrıca lütfen bakınız:

- İnsanların davranış özellikleriyle genetiğin ilişkisi nedir?

 

Derleyen: Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Psikolojiye Giriş" ve 2. Sınıf "Deneysel Psikoloji", 4. Sınıf "Sosyal Psikoloji" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Psikoloji Ders Kitapları ve MEB Liseler İçin Psikoloji Dersi Ders Kitapları