Algıladıklarımızın Ötesinde Bir Dünya mı Var?

Dünyayı nasıl görür, nasıl duyar, nasıl koklarız?

Çoğumuz üzerinden düşünmeksizin çevremizdeki fiziksel nesnelerin aşağı yukarı onları algıladığımız gibi olduğunu varsayarız; ama sağduyuya dayalı bu yaklaşıma ilişkin bazı sorunlar vardır ki birçok filozofu dış dünyayı aslında doğrudan gözlemleyip gözlemleyemeyeceğimizi sorgulamaya itmiştir.

Onlara göre bizler sadece içsel fikirlere, izlenimlere, ya da modern terimlerle dile getirecek olursak ‘duyu verileri’ne doğrudan erişebiliriz. 17. yüzyılda yaşamış olan İngiliz düşünür John Locke (Con Lok) bu durumu aydınlığa kavuşturabilmek adına çok bilinen bir imge kullanmış; insanın anlayışının ışık geçirmezcesine kapatılmış bir oda gibi olduğunu öne sürmüştür. Odanın içine birkaç küçük açıklıktan düşen görüntüler, odanın dışındaki gerçek görüntüleri olsa olsa andırıyor, görüntüsü olmayan şeylerin ise fikirlerini oluşturuyordu.

Ama, Locke’un tasarımında büyük bir pürüz vardır. Şöyle ki odaya giren fikirlerin (ideaların), dışarıdaki nesnelerin salt birer görüntüsü olduğunu varsayabiliriz; fakat önünde sonunda bu içsel görüntülerin ve temsillerin dışsal nesnelere ya da herhangi bir şeye karşılık gelmesi ve onunla bir sayılması, tamamen bir kişisel çıkarsama, yorumlama meselesidir. Doğrudan erişebiliyor olduğumuz tek şey olan kişisel fikirlerimiz ve bakışımız, bizimle dış dünyamız arasında geçilmez bir algı perdesi oluşturmaktadır.

Locke, “İnsanın Anlayışı Üzerine Bir Deneme” isimli yapıtında, temsili, görüntüsel algı modellerinin en eksiksiz anlatımlarından birini sunmuştur. Ara fikirler ya da duyusal veriler içeren bu modeller bizimle dış dünyanın arasına bir boşluk koyuyor. Gerçekliği bilip bilmediğimize dair görüşler de işte bu boşlukta kök salıyor.

“Hiç kimsenin bilgisi, deneyimlerinin ötesine geçemez.” (John Locke)

Algılarımızın güvenilmezliği, şüphecilerin bilgi iddialarımıza saldırırken kullandıkları silahların en önemli kısmını oluşturur. Bir elmanın aydınlatma koşullarına bağlı olarak kırmızıdan siyaha herhangi bir renkte görünebileceği gerçeği, şüphecilere göre duyularımızın bilgiye giden doğru bir yol olarak kabul edilmesine gölge düşürür. Locke ise içsel düşüncelerle dışsal nesneleri birbirinden ayıran algı modeliyle şüphecilerin elindeki bu silahı etkisiz kılmayı amaçlamıştır.

Locke’a göre elmanın kırmızı veya yeşil olması, onun kendisinin bir özelliği değildir. Çeşitli faktörlerin bir aradalığı ve birbirleriyle olan etkileşimi, elmaya rengini veren asıl durumdur. Söz konusu faktörler arasında elmanın dokusu ve yüzey yapısı gibi fiziksel özellikleri, kendi duyu sistemimizin özellikleri ve gözlem sırasındaki çevre koşulları vardır. Bütün bu özellikler, elmanın kendisine has ve ait değildir. İşte bu niteliklere, Locke, “İkincil nitelikler” demektedir.

Aynı zamanda elmanın boyu ve biçimi gibi gerçek özellikleri vardır ki bunlar elmanın gözlemlendiği koşullara ya da gözlemcinin varlığına bağlı değildir. Bunlar ise “Birincil nitelikler”dir. Bunlar, ikincil nitelikleri açıklar ve bizim ikincil nitelikleri tecrübe etmemizi sağlarlar. İkincil niteliklere ilişkin fikirlerimizin tersine birincil niteliklere ilişkin fikirlerimiz fiziksel nesnelerin kendilerine çok benzer ve onları bilmemizi sağlar. Bu yüzden bilim, büyük ölçüde birincil niteliklerle ilgilenir. Şüphecilerin meydan okumalarına karşı Locke tarafından geliştirilen en büyük kanıtlar da işte bu birincil niteliklere dair fikirlerdir.

Locke’u ilk eleştirenlerden birisi İrlandalı düşünür George Berkeley oldu. Berkeley, dolaysız algı nesnelerinin idealar olduğunu savunan temsili algı modelini kabul ediyordu. Ancak Locke’un görüşünün şüphecileri alt etmek şöyle dursun, onlara tamamen teslim olma tehlikesini de içinde barındırdığını fark etmişti. Odasına kapanmış Locke, varsaydığı görüntülerin ve görüntüsü olmayan fikirlerin gerçekten dış nesnelere benzeyip benzemediğini kontrol edemeyecekti asla. Hiçbir zaman perdeyi kaldırıp öbür tarafa bakamayacaktı. Dolayısıyla da bir temsiller, görüntüler dünyasına tıkılıp kalmıştı. Bu durumda da şüpheciler, davayı kazanmış demekti.

Locke’un tutumunun tehlikelerini açık saçık ortaya koyan Berkeley, sıra dışı bir sonuca vardı. Bizi dış dünyayla iletişime geçirmek için aradaki perdeyi yırtmaktan ziyade, perdenin ardında bağlantı kurulacak hiçbir şey olmadığına kanaat getirdi. Berkeley’e göre gerçeklik, ideaların ya da duyumların kendisinden ibaretti. Bunlarla da tamamen bağlantı hâlinde olduğumuza göre şüpheciliğe dair duyduğu kaygılar ortadan kalkıyordu. Bu durumda Berkeley, şüphecilerin tuzağına düşme ihtimalini, fiziksel bir dış dünyanın yok sayılması pahasına ortadan kaldırmıştı.

“İnsanlar arasında tuhaf bir biçimde süregelen görüşe göre evler, dağlar, ırmaklar, kısacası bütün algılanabilir nesneler, algılanışlarının dışında bir doğal ya da gerçek var oluşa sahiplerdir.” George Berkeley

Berkeley’in idealist kuramına göre “Var olmak, algılanmaktır (Esse est perpici).” Peki öyleyse biz nesnelere bakmayı bıraktığımızda o nesnelerin var oluşları sona mı ererdi? Berkeley’e göre evrendeki her şey, her an, Tanrı’nın zihninde olduğu ve sürekli olarak Tanrı tarafından algılandığı için, bütün nesnelerin varlığı güvence altındaydı.

Derleyen: Sosyolog Ömer Yıldırım

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir