Pietizm (Piyetizm) Nedir, Ne Demektir?

Pietizm, dindarlığın yenilenmesi amacını güden Protestan dinî akımıdır. Ruhun selameti için duyguya ve esas olarak ferdî planda ahlakî hayata verdiği önem bu akımın belirgin özelliğidir.



Piyetizm, Lutherci Alman kilisesinde 17. yüzyılın sonunda resmî kilisenin dogmacı tutumuna karşı bir tepki olarak doğmuştur. Köklerini İngiltere’de püritenlerle kongregasyoncuların yerleşik kiliseye karşı açtıkları savaşta aramak gerekir. Almanya’da Reformu kabul eden toplulukların ve İngiliz ilâhiyat eserlerinin etkisiyle gelişti. Alsacelı bir Protestan papazı olan Spener ilkin Frankfurt’ta görevli bulunduğu sıralarda, daha sonra da 1675’te yayımladığı Pia Desideria adlı eseriyle piyetizm hareketinin temellerini attı. Spener bu eserinde 6 nokta üstünde durur: evrensel rahiplik kavramının yeniden değer kazanması; Kutsal Kitap’ın düzenli ve tüm olarak okutulması; ilâhiyat eğitiminin reformu; İsa’ya verilen önemin belirtilmesi; ferdî duanın gerekliliği ve Kutsal Kitap’ı okumak için toplanan küçük gruplar olan «collegia pietatis» kuruluşları. Bu hareket zamanla Lutherci kilise ile anlaşmazlığa düştü ve 1694’te Halle’de Francke’nin yönetiminde bir ilâhiyat fakültesinin kurulmasını sağladı. Piyetizm, Moravyalı rahipleri ve metodizmi bütünüyle etkiledi, öte yandan alman düşüncesinin ferdiyetçilik ve rasyonalizme yönelmesinde büyük bir rol oynadı. Piyetist anlayışlar özellikle 9. yüzyılda Protestan düşüncesinde derin izler bıraktı.



Pietizm, reform hareketlerinin ortaya çıkardığı kiliseler içerisinde teşhis edilebilen dini bir akım olmuştur ve öyle de varlığını sürdürmektedir. Genel bir ifadeyle pietizm, titiz ve katı bir ahlak pratiğiyle ve zühde varan bireysel dindarlıkla sonuçlanan bir dini hayatın kendine özgü niteliğine işaret eder. Bu bağlamda Jansenizm, Püritanizm, ve Metodizm gibi teolojik hareketler bu niteliği paylaşırlar. Dar anlamda Pietizm özellikle Philipp Jakob Spener (1635-1705), August Hermann Francke (1663-1727) ve Nikolaus Ludwig von Zinzendorf (1700-1760) ile Alman Lüterciliği içerisinde ifadesini bulan dini bir reform hareketidir.

Pietizm, etimolojisinden de anlaşılacağı üzere, (Almanca Pietismus, Latince pietas: saygılı davranış, ödev bilinci, dindarlık, takva, bağlılık, hamiyet, sadakat gibi anlamlara gelmektedir.) ilk Hıristiyan cemaatinde bulduğu modele göre, bireysel dindarlığı içeren, bir manada züht ve takvayı öngören bir dini yaşantının önemine vurgu yapmıştır. Bu bireysel dindarlık üzerinde durmalarının sebebi, pietistlerin çoğunun nazarında fertlerin dini hayatını yeniden düzenlemede başarısız bulunan Reformasyonu tamamlamayı istemeleridir. Bununla birlikte, kendi ruhlarını kurtarmaya çalıştıkları kadar dünyanın kurtuluşu ile ilgilenmemeleri; bu işi Mesih’in ikinci gelişine bırakma yönündeki eğilimleri pietizmin bir zayıflığı olarak görülmüştür. Pietizmin kökleri erken dönemlerin mistik tinselliğinden, özellikle evanjelik spiritüalist Caspar S chwenckfeld (1490-1561) ve Anabaptistler gibi reformculara kadar uzanır. Öyle ki; Martin Luther (1483 - 1546) ve John Calvin’in (1509- 1564) eserlerinde de pietizmin izlerine rastlamak mümkündür. Her yenileşme hareketi gibi, pietizm de habercilerine ve öncülerine sahiptir. Paul Gerhardt’ın (1607 - 1676) ilahileri, Johann Arndt’ın (1555 -1621) Gerçek Hıristiyanlık adlı eseri, Johann Balthasar Schupp (1610 – 1661) ve Theophilus Grossgebauer (1627-1661) gibi teologların halkı heyecanlandıran vaazları, zamanla durağanlaşan Lüterci dindarlığın asli tabiatının canlı kalmasını sağlamıştır. Bu atmosferden beslenen pietistler, dini bir canlanma arzusunu yüksek sesle dile getirme imkânı bulabilmişlerdir.

Orta Çağ mistiklerinden başlayarak, büyük Alman mistikleri Meister Ec khart (1260-1328) ve Jacob Boehme (1575- 1624) ile kesintisiz devam eden düşünce çizgisi Protestan pietistlere kadar uzanır. 7 Almanya’da dini hayatın canlılık kazanması arzusundaki pietistlerin savunduğu fikirlerin kaynağı, Eckhart, Tauler ve Luther’de bulu nabilirse de, pietizmin doğuşunu haber veren isimlerden en önemlisi Kaspar Schwenckfeld ’dir (1490 - 1561). Schwenckfeld, sert dini çekişmelerin insanları bezdirdiği bir ortamda, din kardeşliğine ve dogmalar yerine içsel dini tecrübeye önem verilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Diğer etkili bir isim Jacob Boehme, Kitab-ı Mukaddes’i vahyeden Kutsal Ruh’u bilmeksizin kâmil bir Hıristiyan olunamayacağını savunmuş 8 ; ancak ilahi esinlenme ile öğrendiğini, yani dolaysız olarak dini tecrübeden doğan bir mistik bilgiyi aktardığını iddia etmiştir.



Dini bir cemaat olan Bohemya’lı Kardeşlerin (Unitas Frartrum) Avusturya Kralı Ferdinand’a karşı ayaklanmaları sonucu, 1618’den 1648’e kadar süren Otuz Yıl Savaşları (1618 - 1648) Avrupa’nın dini yönden parçalanmış tarihi üzerin de derin izler bıraktı. Savaş sonrası Katolikler ile Protestanlar arasında 24 Kasım 1648 yılında imzalanan Vestfalya Barış Antlaşması Protestanlara o güne dek görülmemiş dini özgürlük getirdi. Bu barış ortamında Protestanlar dini konularda etraflıca düşünebilme ve kendilerini daha rahat ifade edebilme imkanına kavuştular. Otuz Yıl Savaşları sözde, dini sebeplerle sürdürülmüştü ama dini hayata da büyük darbe vurmuştu. İsa Mesih adına yapılan 17. yüzyılın bu din savaşlarında birçok insan öldürüldü. Yerleşim alanları yakılıp yıkıldı. Savaşların başlarında 30 milyon olan Almanya’nın nüfusu ölümler ve zorunlu göçler neticesinde 3 milyona kadar inmişti. Pietizm, Otuz Yıl Savaşları’nın anlatılmaz acılarının doğurduğu bir ümit ışığı olarak ortaya çıktı denebilir. Hıristiyan imanının derinliklerini keşfederek hayata geçirme azmindeki küçük bir grup kendi bireysel dini tecrübelerini öğretmek istiyordu. Pietistler din savaşlarının ardından, Alman yaşantısındaki çürümeye karşı ve Protestan skolastisizmine egemen olan kuru ve verimsiz entelektüalizme tepki olarak, insanları bireysel dini bağlılığa ve ahlaklılığa geri dönmeye çağırdılar.

Kıta Avrupası pietizminin tarihi, Reform hareketleri sonucu kurulan kiliselerin bozulduğu, dolayısıyla görevlerini yerine getiremedikleri düşüncesinin, 17. yüzyılın ortalarına gelindiğinde, zihinlerde belirmesi ile başlar. Bu görüşe göre, Almanya’daki Lüterci Kilise, akideyle sınırlı bir teolojiyi vazeden ve ayinlerin icrasından ibaret bir kurum halini almıştır. Pietizmin öncülerinden Heinrich Müller (1631- 1675) vaftiz kurnasını, kürsüyü, günah çıkarma odasını ve altarı “Kilisenin dört putu” diye isimlendirerek o zamanki durumu şöyle tasvir eder: Lüterciliğin teolojisi oldukça skolastik idi. İlahiyatçıların başta gelen ilgisi, Kilise’nin kabul edilmiş doktrinlerinin kesin ve dogmatik formülasyonuna yönelikti. Kitab - ı Mukaddes Luther’in yükseltmiş olduğu şerefli yerinden aşağı indirilmişti. Lüterci papazlar papalığın mutlakiyetçiliğine benzer şekilde, kendinden üsttekilere boyun eğmeye yönelten ve bir sürü haline getiren hiyerarşik bir yapıya göre şekillenmişlerdi. En önemlisi Hıristiyan imanı, kalbin bir nesnesi olmaktan çıkmış, dini merasimlerin, şekilci ve katı Lüterci anlayışın hissiyattan yoksun bir konusu haline gelmişti.

Ayrıca lütfen bakınız:

- Pietizmin temel özellikleri nelerdir?

Derleyen:
Sosyolog Ömer YILDIRIM
Kaynak: Atatürk Üniversitesi Sosyoloji Bölümü 1. Sınıf "Felsefeye Giriş" ve 3. Sınıf "Çağdaş Felsefe Tarihi" Dersi Ders Notları (Ömer YILDIRIM); Açık Öğretim Felsefe Ders Kitabı; "İnsanın Dört Zindanı" Ali Şeriati