|
17. Yüzyıl Felsefesi Tarihi
17. Yüzyıl Felsefesinin Temel Özellikleri
Rönesans felsefesi ile karşılaştırıldıkta, 17. yüzyıl felsefesinin
başlıca özellikleri olarak şunlar belirtilebilir:
1. Rönesans felsefesi, içinde geliştiği kültür ortamının tümü gibi, daha
oturmamış, bir arama, araştırma atılımı içinde bulunan bir felsefedir.
17. yüzyıl felsefesi ise Rönesans'ın sağladığı birikimi derleyip
toparlayarak, bundan birliği, bütünlüğü olan bir düşünce bağlantısı
geliştirecektir.
2. Antik felsefeyi kendisine örnek olarak alan, onun bir çok bakımdan
bir yansısı olan Rönesans felsefesi çok renkli bir düşünce tablosu
oluşturmuştu. 17. yüzyıl felsefesi ise ele aldığı sorunlar ile bunların
işlenişinde aşağı-yukarı birleşmeler olan az çok birörnek bir düşünce
yapısıdır. Ona bu bağdaşıklığı kazandıran da, bilgi örneğini matematik
fizikte bulmuş olmasıdır. Renaissance'ın en özgün, en büyük başarısı
olan matematik, fizik, matematik kavramlarla doğayı doğru olarak
kavrayabileceğimizi göstermişti; dolayısıyla akıl ile doğa arasında bir
uygunluğun olduğunu ortaya koymuştu. Öyleyse bu yöntemi varlığın öteki
alanlarına da uygulamalı, denmiştir. Doğanın birliği ve matematik yapılı
olduğu savları, matematik fiziğin başlıca düşünceleridir. Doğa matematik
yapılı olduğuna göre, nesnelerin ölçülebilir olan niceliksel yönleri
asıl gerçekleridir. Bundan dolayı bilgide nesnelerin ölçülebilen yönleri
ile bunların arasındaki ilişkiler bulunmalı ve bu temel öğelerden nesne
yeniden kurulumu, açık seçik, dolayısıyla doğru olan bilgilere böyle
varılır (Galilei).
17. Yüzyıl felsefesinin başlatıcısı Descartes 'tır (1596-1650). Bu
felsefenin sorunlarını ilkin o ortaya koymuş, çözümlerini ilkin o
denemiştir. Kendisinden sonra gelenler, aynı sorunlar üzerine eğilecek,
aynı çözüm denemeleri doğrultusunda çalışacaklardır. Bu bakımdan 17.
yüzyıl felsefesi bir Descartesçılıktır. Descartes, yaratıcı bir
matematikçidir de: aritmetiğin yöntemini geometriye uygulamakla analitik
geometrinin kurucusu olmuştur. Descartes'a göre, felsefe bir doğru
bilgiler bağlantısı olacaksa, analitik geometri ile matematik fiziğin
yöntemini kullanmalıdır.
Felsefenin kendisinden önce ortaya koyduklarını güvenilir bulmayıp,
matematik bilgi örneğine göre felsefede köklü bir düzeltim yapmak
düşüncesiyle yola çıkan Descartes, yeni bilgi yapısını üzerine oturtmak
için aradığı sağlam temeli "Düşünüyorum, öyle ise varım" önermesinde
bulur. Buraya varmak için de uzun bir kuşku yolundan geçer. Ancak,
bulduğu dayanak öylesine sağlam, öylesine apaçık ki, bundan önce
kuşkusunun ortadan kaldırdığı bütün varlık çeşitleri (kendisi, Tanrı,
çevresi, öteki insanlar), yeniden gerçeklik kazanırlar ve güvenilir
olurlar. Gerçekliği bütün alanlarıyla yeniden kurma işinde Tanrı kavramı
bir kaldıraç gibidir: Bilince bakınca, burada Tanrı kavramının
bulunmakta olduğunu görürüz diyor Descartes.
Tanrıya en gerçek varlık dediğimize göre, yokluk ile bağdaşamaz Tanrı;
onun yok olduğunu düşünmek çelişki olurdu. Tanrı en yetkin varlık da
olduğu için, beni aldatmaz, dolayısıyla cisimler dünyasının var olduğuna
da, belleğimizin bizi yanıltmadığına da inanabiliriz.
Tanrı kavramı gibi bilincimizde hazır bulduğumuz düşüncelere "doğuştan
düşünceler" der. Bunlar açık ve seçiktirler, onun için bilgi değerleri
yüksektir. Buna karşılık bilincimize dışarıdan gelen ya da hayal
gücümüzün oluşturduğu düşünceler bulanık ve karışıktırlar; bunların
bilgi değerleri de düşüktür.
Yöntem - bilgi konusunda Descartes felsefesinin başlattığı tartışmada
Pascal (1623- 1662) ile Bayle (1647-1706) Descartes'ın evrensel diye
önerdiği yöntemin her konuyu aydınlatamayacağını, insan için "Tanrı
nedir? İnsan yaşamının anlamı nedir?" gibi çok önemli soruların
yanıtlarının ancak gönlün bir ışığı ile bulunabileceğini ileri
sürmüşlerdir.
Descartes'ın az etkisinde kalan, tutarlı bir doğruculuğu savunan Thomas
Hobbes (1588- 1679)a göre her çeşit bilginin kaynağı deneydir; bilginin
amacı da, insanın —doğa ve kültür— çevresine egemen olmasıdır. Felsefede
yapılacak şey, olaylar, hep asıl gerçekler olan "nedenler"e bağlamaktır.
Tek gerçek olan cisimler dünyasında dayanakları olmayan bütün tasarımlar
birer kuruntudur; "özgürlük", "maddi olmayan ruh" gibi. Olayları
matematiğin yöntemiyle ele alırsak, bu gibi kuruntulardan kurtuluruz; o
zaman işin içine duygular karışmaz. Bu son anlayışta Descartes'ın etkisi
açık olarak görülüyor.
Asıl Spinoza (1632 - 1677) Descartes'ın yöntem anlayışının çok etkisinde
kalmıştır. Bunu daha işe başlayışında görebiliriz: Spinoza —Descartes'ın
"Düşünüyorum öyle ise varım" önermesi gibi— tek bir bilgiyi, Tanrı
bilgisini öğretisinde çıkış noktası olarak alır ve —yine Descartes gibi—
geri kalan bütün bilgileri tümdengelimli bir yol olan geometrik yöntem
ile bu temelden türetir: tıpkı uzaydan geometrinin şekillerini türetir
gibi.
Leibniz (1646-1716) de yöntem ve bilgi anlayışında —ana tutumu
bakımından— Descartes'ın izinde sayılabilir. Çünkü ona göre de, doğru
bilgiye vardırmada matematiğin yöntemi tek güvenilecek yöntemdir.
Matematikte olduğu gibi, felsefede de kavramlarla hesap işlemleri
yaptığımız gün, felsefedeki tüm ayrılıklar ortadan kalkacaktır. Leibniz
de Descartes'ın tüm sistemini taşıyan "Düşünüyorum, öyle ise varım"
önermesi türünden temel doğruları, ilk doğruları arar: Öteki doğruları
temellendirmek ve yenilerini bulmak için Leibniz için de önsel bilgiler
vardır ve aklın bu doğruları zorunludurlar, karşıtlarını düşünmek
çelişkiye götürür. Olgunun doğruları ise ancak tesadüfidirler. Bir
özelliği uzlaştırıcılık olan Leibniz felsefesi deney bilgisini değersiz
saymaz; ama temelde usçudur, akıldan kaynaklanan bilgilerin yüksek
değeri vardır.
17. yüzyıl felsefesinin yöntem - bilgi yanında üzerinde durduğu bir konu
da, varlık sorunudur ve sorunun ağırlık merkezi töz kavramında
toplanmıştır.
Sorunu bu kavramla başlatan yine Descartes olmuştur. Ona göre
birbirinden özce, yapıca ayrı olan biri sonsuz (Tanrı), ikisi sonlu (ruh
ve cisim) üç töz vardır. Ruh'un özniteliği düşünme, cismin ise yer kaplama, uzamdır. Bu iki nitelik de birbiriyle uzlaşamaz,
bağdaşamazlar. Cismin temel niteliğinin uzam olması, doğa anlayışı
Descartes'ı tam mekanist bir fiziğe vardırmıştır: asıl gerçek
hareketlerdir. Hareket bir yer değiştirmedir, bu da cisimlerin
birbirilerine doğrudan doğruya çarpmaları ve basınçlarıyla olur. Bu
fizikte "doğa" hareket yasalarına göre işleyen bir makineden başka bir
şey değildir ve canlı da bu makinenin içinde yer alan bir otomattır.
Ancak ruhsal olaylarda özce maddeden başka bir tözün görünüşleriyle
karşılaşırız. İnsanın maddi yönü olan bedeni ile ruhu birbirleriyle
nasıl ilişki kurabiliyorlar? Descartes bu ilişkiyi bir birlikte çalışma;
bir karşılıklı etkileşme diye açıklıyorsa da, bu çözüm bu iki
bağdaşamazın bir arada bulunabilmesi anlamak için inandırıcı olamıyor ve
kendisinden sonraya bir sorun olarak kalıyor.
Varlık sorununun Descartes'tan sonraki gelişmesinde başlıca görüşler:
Çok tutarlı bir materyalist olan Hobbes'a göre, töz olan her şey ancak
maddi olabilir. Ruh diye bir töz yoktur; ruhsal olaylar ne denli gerçek
olurlarsa olsunlar, yine de dayanakları maddidir.
Aranedenciler (Occasionalist) denilen düşünürlerin başlıca kaygısı da,
Descartes'ın inandırıcı olarak çözemediği beden - ruh ilişkisi sorunu
olmuştur. Onlara göre bu ilişkiyi kuran Tanrıdır; gerçek neden odur.
İnsandaki ruhtan bedene ulaşan bir istenç ya da bedenden ruha iletilen
bir uyarım, bunların ikisi de bu ilişkinin kurulmasında ancak birer
ara-nedendirler. Bu çığır sonunda Tanrıyı evrende bütün olup -
bitenlerin tek nedeni yapmıştır, yalnız beden ile ruh arasında değil,
tüm var olanlar arasındaki ilişkiyi kuran Tanrıdır.
Spinoza töz anlayışında tekçi: Tek töz vardır; buna da Spinoza Tanrı
der; doğa da der. Bütün var olanlar Tanrının özünden matematiksel -
mantıksal bir zorunlulukla türemişlerdir; dolayısıyla Tanrı ile yapıtı
özdeştirler (tümtanrıcılık) Töz (Tanrı) kendisini birtakım
öznitelikleriyle, birtakım gerçekleşme doğrultularıyla açar, gösterir.
Bunlardan insana ancak cisim ile ruh, tözün bu iki gelişme yönü açıktır.
Birbirinden yapıca ayrı ayrı olan bu iki öznitelikleri içinde sayısız
olaylar vardır ve bunlar birbirlerine zorunlu bağlarla bağlıdırlar. Bu
anlayışı ile de Spinoza, içinde erekselliğin, istenç özgürlüğünün
bulunmadığı mekanist; bir dünya görüşüne varmıştır. Bu görüşte evren,
sıkı bir matematiksel - mantıksal bağlılıklar dizgesidir. Beden - ruh
ilişkisini Spinoza, bunların koşut çalıştıkları savıyla açıklamayı
denemiştir: Bu iki öznitelikte olup - biten şeyler aslında tek bir tözde
geçtikleri için, burada birbirine bağlanırlar, aralarındaki ayrılık
burada ortadan kalkar.
Leibniz, sayıca bir sonsuz çokluk olan töze monad adını verir. Monadlar,
bu kendi içlerine kapalı. "birlikler", tinsel niteliktedirler;
kendilerinde tasarım yeteneği bulunan etkin "güç merkezleri"dir. Bütün monadlar aynı bir konuyu, evrenin tümünü tasarımladıkları için, bir
bağlantı içinde birleşmiş, kendi başlarına olmaktan çıkmış olurlar.
Ancak, her monadın tasarımı açıklık ve seçiklik bakımından başka türlü
olduğundan, kendisi de öteki bütün monadlardan başka olur. Bundan dolayı
bu dünya da birbirine tıpatıp eşit olan iki şey yoktur. Monadlar
tasarımlarındaki açıklığa, belirginliğe göre aralarında sıralanırlar: En
yukarda her an evrenin tümünü açık olarak tasarımlayan Tanrı, en aşağıda
da tasarım bilincinden yoksun madde vardır. Geri kalan varlıklar bu
ikisi arasında dizilirler. Etkinlik de tasarım aydınlığı ile
orantılıdır; tasarımı en aydınlık olan Tanrı, dolayısıyla en etkin
varlıktır. "Birbirilerine açılmış pencereleri olmayan", bu yüzden
birbirilerine etkide bulunamayan monadlar arasındaki ilişkiyi, Tanrının
bir düzeni olan "önceden kurulmuş uyum" Sağlar. Beden ile ruh ilişkisi
de bu uyum içinde gerçekleşir. Beden ile ruh baştan birbirine koşut
olarak kurulmuş iki saat gibi işlerler.
Böyle bir metafizikten Leibniz organik nitelikte bir fizik
geliştirmiştir. Kendi deyişiyle: "Doğa, içi balıklarla dolu bir havuz
gibidir." Gidişi hiç kopmayan bir süreklilik olan doğadaki zorunlu
mekanik bağlantı, Tanrının ereği emrinde bir araçtır. Oysa Galilei ile
Descartes, doğayı içinde hiç ereksellik bulunmayan zorunlu bir mekanizma
diye anlamışlardı.
Descartes felsefesinin ağırlık merkezi bilgi, varlık gibi kuramsal
sorunlar üzerinde toplanmıştır. Ahlâk, devlet, din vb. eylemle ilgili
(pratik) sorunları Descartes, kuramsal sorunları gibi sistemli olarak
işlememiştir. Örneğin ahlâk konusundaki düşüncelerini mektuplarından
öğreniyoruz. Bu düşünceler Stoa ahlâkının izinde yürürler; onun gibi
usçudurlar. Erdem, Descartes'a göre, ruhun bedeni yenmesidir. Bunun için
de gerçekten değerli olanı açık ve seçik olabilmek ve bunu iyice istemek
de gerekir. Kötü, istencin duygulanımlara, başka bir deyişle maddi
yönümüze kölece bağlanmasın ileri gelir. (Nitekim yanılma da duyuların
getirdiklerini istencin körü körüne doğru saymasından doğar). Öyle ise,
gerek kötüden, gerekse yanılmadan ancak aklın açık ve seçik
tasarımlarıyla kurtulunabilir; "doğru" ya olduğu gibi, "iyi"ye de aklın
bilgisi vardırabilir. Böylece Descartes için ahlâkın da temeli, sistemin
çıkış - noktası olan "düşünme" oluyor.
Descartes'daki durumun tam tersine olarak, Hobbes'un felsefesinin baş
konusu devlet öğretisidir, bu eylemle ilgili olan (pratik) sorundur.
Hobbes, felsefesinin doğalcı materyalist tutumuna uygun olarak devleti
yapma bir cisim sayar. Çünkü, ona göre gerçek olan, doğal olan ancak
bireydir. Devlet sonradan oluşturulmuş yapma bir kurumdur. Hobbes,
devletin (toplumun) kuruluşunu, bu sorunu, belli bir insan anlayışına
dayanarak ele alır: İnsan bencil bir yaratıktır: varlığını sürdürme ve
geliştirme isteği onun temel güdüsüdür. Bu yüzden de insan dünya
nimetleri hep kendisinin olsun ister. Ama bunu herkes istediği için,
"herkesin herkesle savaşı" durumu meydana gelir, bu durumda "insan
insanın kurdudur".
Bu "doğal hal"dir. İşte, insanın var olmayı ve gelişmeyi isteyen temel
güdüsüne aykırı olan bu duruma bir son vermek; yani genel güvenliği
sağlamak kaygısıyla, kendi başına "güç kullanma hakkı"nı herkes bir
otoriteye aktarır: devlet de böylece kurulmuş olur. Bu da "yurttaşlık
hali"dir. Hobbes, hukuk ve ahlâk kavramlarını böylece kurulan devletten
türetir: Devletin kuruluş nedeni olan genel güvenliğe yarayan şey "iyi"
"haklı"; yaramayan ise "kötü" ve "haksız"dır. Dolayısıyla ahlâk ile
hukuk devlet yüzünden var olmuşlardır. Din de belli bir anlamı ancak
devlet çerçevesinde kazanır: Yalnız devletin yasal saydığı inanç
doğrudur. Devletin ödevini gerektiği gibi yerine getirebilmesi (genel
güvenliği sağlaması) için otoritesi eksiksiz ve koşulsuz olacaktır. "Devlet bir dev gibi olmalıdır" diyen Hobbes devlet konusunu işleyen bir
yapıtına, Tevrat'ta geçen bir devin adını, Leviathan" adını vermiştir.
Spinoza'nın ahlâk öğretisi de, Hobbes'unki gibi, "kendimizi koruma"
içgüdüsünü çıkış noktası olarak alır. İnsanın duygu yaşamını doğalcı -
mekanikçi bir anlayışla çözümleyen Spinoza. temel duygu olarak
"kendimizi koruma ve geliştirme" duygusunu bulur. Geri kalan bütün
duygular bundan çıkarlar. Ahlâkın da temeli bu içgüdüdür, bu duygudur: "İyi" kendimizi koruma ve geliştirme duygusuna uygun olan,
"kötü" bu
duyguya aykırı olan şeydir. Bağımsız olan, kendinden iyi ya da kötü diye
bir şey yoktur.
Spinoza'ya göre, vücut —beden— güçlü olursa gelişir. Ruhun gelişmesi ise
düşünme bakımından yetkin olmasına bağlıdır. :Başka bir deyişle: Erdemli
ruh, yetkin olan, yani açık ve seçik düşünebilen ruhtur. Açık ve seçik
düşünebilme, neyin elde edil meye değer olduğunu gösteren bilgiyi
sağlar.
Descartes'ta olduğu gibi Spinoza'da da "etkin" olmak ile "erdemli" olmak
arasında sıkı bir ilgi var: Duygulanımlara, tutkulara kendini kaptırmış
bir ruh edilgindir; bulanık ve karışık bir durumdadır, sürüklenmektedir;
dolayısıyla erdemsizdir. Açık ve seçik bilgiler ise ruhu etkin de, mutlu
da kılarlar, özgür de yaparlar; Özgürlük, kendimizi kendimizin
belirlemesi olduğuna göre, bu da etkinlik durumunda ve bunu sağlayan
düşünce ile, gerçek bilgi ile gerçekleşir. Bundan dolayı insanın ahlak
bakımından ödevi, tutkuları düşünce ile yenmektir. İnsanı erdemli yapan,
güçlü kılan, özgür eden o gerçek bilgi de, Spinoza için, Tanrı
bilgisidir. Bu bilgiye ulaşmış kimse, yalnız Tanrıya bağlanıp onu
sevecek, geri kalanları gelip - geçici görünüşler sayacaktır. Tanrıyı
birtakım hesaplarla, korkularla değil, körükörüne değil, bilerek, akıl
ile sevmek, erdemin doruğudur. Çünkü insanın kendisini geliştirmesi bir
doğa yasasıdır. Bu çeşit Tanrı sevgisinde insan tam yetkinliğine
ulaşmıştır; böylece de özündeki doğa yasası en yüksek aşamasında
gerçekleşmiştir.
Devletin kuruluş nedenini Spinoza, Hobbes'unkine benzeyen bir yaklaşım
ile açıklar: İnsanlar tek başlarına, dağınık yaşarlarken, "kendilerini
koruma ve geliştirme" isteklerinin, bu temel güdülerinin tehlikelerine
karşılaştığını gördüklerinden, aralarında güven ve esenliği sağlamak
için anlaşarak, sözleşerek devleti kurmuşlardır. "Yapma" bir kurum olan
devletin değeri, kuruluş ereğine uygun olup olmamasıyla ölçülür.
Devletin görevi, bireylerin hak ve güç alanlarını, bunların birbirlerini
tedirgin etmeyecekleri gibi düzenlemektedir. Bu da en iyi demokraside
olur. Bu son düşüncelerinde Hobbes'un karşısında yer alan Spinoza,
devlet barışı sağlamak için kurulmuştur diye insanı bir köle durumuna
getirmemelidir; tersine, insanın hem bedenini hem de ruhsal yetilerini
geliştirebileceği özgür bir ortam oluşturmalıdır, der. Gününde
"hoşgörürlük" düşüncesi için savaşanlardan biri olan Spinoza Yeniçağ
liberalizminin öncülerindendir.
Leibniz'in de ahlâk öğretisi usçu. Ahlâk bakımından doğru olan ile doğru
olmayanın ölçüsü, ona göre de, doğru ve yanlış bilgisidir. Tasarımları
bulanık ve karışık olan monad edilgin durumdadır; içgüdülerin kölesidir,
özgür değildir. Açık ve seçik bilgileri olan monad ise etkindir, onu
güden istençtir; bu durumunda bu monad kendi kendisini belirliyordur,
dolayısıyla özgürdür, Ahlakın ereği, ruhun olgunlaşmasıdır,
aydınlanmasıdır.
Bir ruh açık- seçik bilgilerle ne kadar aydınlığa kavuşmuşsa,
başkalarının iyiliğini de o kadar sevgi ile benimser. Çünkü bu aydınlık
ona öteki insanların tasarımlarını iyice kavratır; onlarla birlikte,
"Önceden kurulmuş uyum" ilkesine göre, içinde yer almış olduğu
bağlantıyı öğretir. Bu öğrenme ne kadar aydınlık ise, monadın bencilliği
o kadar azalır; başkalarının iyiliğini istemesi, başkalarına sevgi
duyması da o kadar çoğalır.
Leibniz'in hukuk öğretisi de bu ahlâk anlayışının içinde yer alır. Hukuk
yalnız insanların dış ilişkilerini düzenleyen bir kurum değildir.
Hukukun kökleri ahlâktadır, ahlâksal sevgidedir. Bu sevgi yüzünden insan
başkalarının mutluluğunu kendi öz mutluluğu gibi duyar; bu duygu ile
başkalarının haklarına el uzatmaz, bunları -çiğnemez. Böyle bir sevgiye
de yol gösteren bilgeliktir, eylemlere aklı kılavuz yapmaktır.
Din felsefesinde Leibniz'in dünya görüşü en derli toplu anlatımına
varmıştır. Leibniz de "akıl dini" ve "pozitif din" ayrımını yapar. Usçu Leibniz'e göre elbette akıl dini değerce yüksek olanıdır, asıl dindir.
Tarihsel olan pozitif dinin dogmaları akıl dinine rasgele eklenmiş olan
şeylerdir. Bu yüzden bu dinin örneğin türlü ibadet biçimleri zorunlu
değildirler. Oysa akıl dininin inançları "aklın doğruları" içinde yer
alırlar, zorunludurlar, karşıtlarını düşünmek çelişkiye götürür. Leibniz'e göre dinde esas olan yalnız Tanrı bilgisi ve sevgisidir.
Leibniz'in Tanrısı monadların sıra düzeninin en üstünde bulunan,
dolayısıyla en bilgili, en etkin, en güçlü olan, bütün. evrenin "merkezi
monadı"dır, Böyle bir Tanrı anlayışı karşısında: "Bu yetkin Tanrı ile
onun bir yaratısı olan şu evrendeki bozukluk, çürümüşlük, suçluluk vb.
nasıl uzlaşabilir? Böylesine güçlü bir Tanrı neden bütün bunların içinde
bulunmadığı yetkin bir dünya yaratmamıştır" diye sorulabilir. Nitekim
daha önce Bayle bu çelişkiye dikkati çekmişti; Leibniz ona karşı, sözü
geçen çelişkiyi gidermek, Tanrıyı haklı çıkarmak için yazdığı bir
yapıtında, özetle, şöyle düşünür: Eksik olan tek tek monadlara değil de,
Tanrının yansısı olan evrenin tümüne bakarsak, bu bütünün yetkisi
olduğunu görürüz. Monadların suç ve günahla yüklü olmaları, acı
çekmeleri hep eksik olmalarından, yetkin olmayışlarındadır. Bu da da
aklın doğruları içinde yer alan "metafizik eksiklik" yüzündendir: Yetkin
olmayış evren kavramında zorunlulukla bulunan bir öğedir. İçinde sonlu
varlıkların bulunmayacağı bir dünya düşünülemez. Dolayısıyla Tanrı bir
evren yaratacaktıysa, bunun sordu, eksik varlıklardan oluşması bir
zorunluluktu. Öyle ise, Tanrı evreni yaratırken büsbütün özgür değildi,
aklının kurallarına bağlıydı. Ama Tanrı yine de olabilecek en iyi
dünyayı yaratmıştır. Kısaca: Tanrı "iyi"yi istemiştir, ama dünyanın
böyle eksik ve bozuk olması mantıksal bir zorunluluktu. Tanrıda da akıl
istençten daha ağır basmıştır.
KAYNAK
Felsefenin Evrimi; Macit Gökberk; Milli Eğitim Bakanlığı Yayınları; 1979
|
<
Felsefe Tarihi Dizinine Geri Dön > Bu sayfaya ilişkin
etiketler:
17. yüzyıl felsefesi,
17. yüzyıl felsefesi
tarihi,
17. yüzyıl felsefe tarihi,
felsefe tarihinde 17. yüzyıl,
17. yüzyılda felsefe,
17. yüzyıl felsefe anlayışı,
17. yüzyıl
filozofları,
17. yüzyıl felsefesinin temek özellikleri,
17.
yüzyıl felsefesinin özellikleri,
17. felsefesinin görüşü,
17.
yüzyıl felsefe anlayışı hakkında |
|